El-Forum.Com > Genel Kültür > Bilim&Teknoloji


Yönetici Aranıyor !

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 08-31-2008, 03:32 PM   #1 (permalink)
»¦ ๒єşเктคş ¦«
Avatar
MisT-One - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Forum Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Bulunduğu yer: İZMİR
Yaş: 15
Mesajlar: 863
Ruh Halim:
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 5
Aldığı Teşekkür: 15
Rep Bilgileri
Rep Puanı: 13
Rep Grafiği: MisT-One is on a distinguished road
Standart Bilim Tarihi ????

Bilim Tarihi Nedir?

Bilim tarihi kisaca bilimin dogus ve gelisme öyküsüdür. Amaci nesnel bilginin ortaya çikma yayilma ve kullanilma kosullarini incelemektir.

Bilim çogu kez sanildigi gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra ne de Bati dünyasinda ortaya çikmistir. Bilim; insanligin kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumlarin yasamina kadar uzanir.

__________________________________________
MisT-One

MisT-One isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 08-31-2008, 03:32 PM   #2 (permalink)
»¦ ๒єşเктคş ¦«
Avatar
MisT-One - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Forum Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Bulunduğu yer: İZMİR
Yaş: 15
Mesajlar: 863
Ruh Halim:
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 5
Aldığı Teşekkür: 15
Rep Bilgileri
Rep Puanı: 13
Rep Grafiği: MisT-One is on a distinguished road
Standart Cevap: Bilim Tarihi ????

Bilim Nedir? - Okunma Sayısı: 32527



TDK sözlügünde bilim söyle tanimlaniyor:

Bilim: "Evrenin ya da olaylarin bir bölümünü konu olarak seçen deneysel yöntemlere ve gerçeklige dayanarak yasalar çikarmaya çalisan düzenli bilgi."

"Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi."

"Belli bir konuyu bilme isteginden yola çikan belli bir erege yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli arastirma süreci."

Bilim ile ugrasan bir kisinin bu tanimlari yeterli bulmayacagini söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle bilimin eksiksiz bir tanimini yapmaya kalkismak yerine onu açiklamaya çalismak daha dogru olacaktir.

Insan dogaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoglu varolusundan beri dogayi bilmek dogaya egemen olmak istemistir. Bu nedenle insan varolusundan beri dogayla savasmaktadir. Son zamanlarda bu görüsün tersi ortaya atilmistir: Insan dogayla baris içinde yasama çabasi içindedir.Bence bu iki görüs birbirlerine denktir. Bazi politikacilarin dedigi gibi sürekli baris için sürekli savasa hazir olmak gerekir.

Gök gürlemesi simsek çakmasi Ay'in ya da Günes'in tutulmasi hastaliklar afetler vb. doga olaylari bazen onun merakini çekmis bazen onu korkutmustur.

Öte yandan bu olgu insani doga korkusunu yenmeye ve merakini gidermeye zorlamistir. Korkuyu yenebilmenin ya da meraki gidermenin tek yolunun onu yaratan doga olayini bilmek ve ona egemen olmak oldugunu insan önünde sonunda anlamistir. Peki insanoglunun dogayla giristigi amansiz savasin tek nedeni bu mudurs Baska bir deyisle bilimi yaratan güdü insanoglunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakin yaninda baska nedenler de vardir. Insanin (toplumun) egemen olma istegi begenilme istegi daha rahat yasama istegi üstün olma istegi vb. nedenler bilgi üretimini saglayan baska etmenler arasinda sayilabilir. Ynsanin korkusu meraki ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse insanin dogayla savasi (barisma çabasi) ve dolayisiyla bilgi üretimi de durmaksizin sürecektir.

Bilim neyle ugrasirs

Bilimin asil ugrasi alani doga olaylaridir. Burada doga olaylarini en genel kapsamiyla algiliyoruz. Yalnizca fiziksel olgulari degil sosyolojik psikolojik ekonomik kültürel vb. bilgi alanlarinin hepsi doga olaylaridir. Özetle insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doga olayidir. Insanoglu bu olgulari bilmek ve kendi yararina yönlendirmek için varolusundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabirla ugrasmaktadir.

Baska canlilarin yapamadigini varsaydigimiz bu isi insanoglu akliyla yapmaktadir.

Bilimin gücü

Bilim yüzyillar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteligini geleneklerini ve standartlarini koymustur. Bu süreçte çagdas bilimin dört önemli niteligi olusmustur: çesitlilik süreklilik yenilik ve ayiklanma.simdi bunlari kisaca açiklamaya çalisalim.

Çesitlilik: Bilimsel çalisma hiç kimsenin tekelinde degildir hiç kimsenin iznine bagli degildir. Bilim herkese açiktir. Ysteyen her kisi ya da kurum bilimsel çalisma yapabilir. Dil din irk ülke tanimaz. Böyle oldugu için ilgilendigi konular çesitlidir; bu konulara sinir konulamaz. Hatta bu konular sayilamaz siniflandirilamaz.

Süreklilik: Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar imparatorlar ve hatta dinler yasaklamis olsalar bile bilgi üretimi hiç durmamistir; bundan sonra da durmayacaktir.

Yenilik: Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler yeni bilim alanlari ortaya çikmaktadir. Dolayisiyla bilime herhangi bir anda teknigin verdigi en iyi imkânlarla gözlenebilen denenebilen ya da var olan bilgilere dayali olarak usavurma kurallariyla geçerligi kanitlanan yeni bilgiler eklenir.

Ayiklanma: Bilimsel bilginin geçerligi ve kesinligi her an isteyen herkes tarafindan denetlenebilir. Bu denetim sürecinde yanlis oldugu anlasilan bilgiler kendiliginden ayiklanir; yerine yenisi konulur.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

* Bilim olgusaldir. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanmasi demektir.
* Bilim mantiksaldir. Arastirma sonuçlarinin kendi içerisinde tutarli olmasi gerekir.
* Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla degil olgu türleriyle ugrasir.
* Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi bireyin kisisel görüsünden bagimsizdir.
* Bilim elestiricidir.

Bilimin Degeri

Bilim dogal ve sosyal gerçekligin daha iyi anlasilmasini ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini saglar. Toplumun itici gücünü üretim biçimini ve gelismesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi onun geri az gelismis ya da gelismis oldugunun ölçütüdür.

Bilim üç bakimdan degerlidir:

1. Bilimin her seyden pratik bir degeri vardir. Baska bir deyisle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yasantimizda teknoloji yoluyla büyük yararlar saglar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan dünyadaki yasantisinin süresini uzatabilir temel problemlerini çözebilir yasamini niteliksel olarak ve manevi bakimdan gelistirilebilir. Bilim bundan dolayi bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzini ve itici gücünü belirler.

2. Entelektüel degeri vardir. Yani bilim insanin bilme istegini merakini tatmin eder. Insana evreni anlama olanagi saglar. Insan bilim sayesinde dogal ve toplumsal gerçekligi anlayabilir.

3. Ahlaki degeri vardir. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüsü olusturma belli ilkelere göre düsünme dünyaya bilimin sagladigi verilere göre bakma olanagi verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandirir. Bilimsel zihniyet ise insanlara dürüst ve tarafsiz olmayi karsilasilan problemleri sabirli ayrintili ve uzak görüslü bir biçimde ele almayi ögretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasindadir.

Bilimsel zihniyetin insanlarin daha erdemli ve yüksek ahlakli olmalarini saglayacagini düsünmek bos bir hayal degildir. Ynsan sahip olabilecegi bilimsel zihniyet yoluyla hem kisisel yasayisini ve hem de toplumsal yasayisini düzenleyebilir; insan bu sayede içinde yasadigi toplum için çalismayi ögrenebilir.

Bilim Tarihi Nedir?

Bilim tarihi kisaca bilimin dogus ve gelisme öyküsüdür. Amaci nesnel bilginin ortaya çikma yayilma ve kullanilma kosullarini incelemektir.
Bilim çogu kez sanildigi gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra ne de Bati dünyasinda ortaya çikmistir. Bilim; insanligin kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumlarin yasamina kadar uzanir.

Bilimsel yöntem

Amaci evreni anlamak ve açiklamak olan bilimin bu amaca ulasmak için izledigi yola bilimsel yöntem adi verilir. Bilimsel yöntem bilim adamlarinin ortaklasa olarak kullandiklari betimleme ve açiklama yollarini kapsayan bir süreçtir.

__________________________________________
MisT-One

MisT-One isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 08-31-2008, 03:32 PM   #3 (permalink)
»¦ ๒єşเктคş ¦«
Avatar
MisT-One - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Forum Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Bulunduğu yer: İZMİR
Yaş: 15
Mesajlar: 863
Ruh Halim:
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 5
Aldığı Teşekkür: 15
Rep Bilgileri
Rep Puanı: 13
Rep Grafiği: MisT-One is on a distinguished road
Standart Cevap: Bilim Tarihi ????

Bilimlerin Tarihi Gelişimi

ASTRONOMİ TARİHİ

Orta Çağ

Çeviriler yoluyla Yunanlılardan alınan bilimlerden birisi de astronomidir. İslâm Dünyası'nda astronomi Aristoteles'in bilim anlayışının etkisi ile matematiğin bir dalı olarak benimsenmiş ve bu nedenle Güneş Ay ve diğer beş gezegen ile yıldızlara ilişkin gözlem verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandırılmaya çalışılmıştır.

İslâm Dünyası'nda astronomlar birbirleriyle bağlantılı olan iki tür etkinlik üzerinde yoğunlaşmışlardır: Hem gözlem aletleriyle gökyüzünü gözlemlemişler hem de gözlem verilerini hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandırmaya çalışmışlardır. Bunlardan ilki gözlemsel astronominin alanına girmektedir ve bu konuda İslâm astronomları belki de gözleme daha yatkın olan bilim anlayışlarının bir sonucu olarak Yunanlılardan daha derin izler bırakmışlardır.

İlk gözlemevleri onlar tarafından kurulmuş gözlemlerin dakikliğini arttırmak için yeni gözlem araçları ve gözlem teknikleri geliştirilmiştir; hatta bu amaçla açıların ölçümünde kirişler yerine yeni bulunan trigonometrik fonksiyonlar kullanılmaya başlanmıştır. Ancak kuramsal astronominin alanına giren ikinci etkinlikte aynı ölçüde başarılı olduklarını söylemek olanaksızdır.

Müslüman astronomlar Aristoteles'in yolundan giderek Yer'in hareket etmeksizin Evren'in merkezinde durduğuna ve Güneş de dahil olmak üzere diğer bütün gök cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla dolandığına inanmışlardır. Bu konuda Ptolemaios tarafından önerilen eksantrik ve episikl düzenekleri önemli değişiklikler yapılmaksızın benimsemişlerdir.

Astroloji ise Hellenistik Dönem bilginlerinde olduğu gibi astronominin bir dalı olarak görülmüş ve bir iki istisna dışında hemen bütün astronomlar tarafından benimsenmiştir.

İslâm Dünyası'nda Ptolemaius'un Tetrabiblos (Dört Kitap) adlı meşhur eseri ile yaygınlaşan astroloji yıldızlar ve gezegenlerin insanların mizacı ve geleceği üzerinde etkili olduğu ilkesine dayanmaktadır. Bu dönem astronomisinin geniş kitlelere nüfuz etmesinde kısmen yararlı olmuşsa da bu dalın bilimsel hiçbir değeri yoktur.

Yeni Çağ

Bu dönemde en önemli gelişme astronomi alanında olmuştur. Kopernik Yunan Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramı'nın yerine Güneş Merkezli Evren Kuramı'nı kurmuş ve Yer'in Güneş'in çevresinde dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur. Böylece Yer'in Evren'in merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanın Evren'deki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır.

Tycho Brahe ise Yer'i Evren'in merkezinden kaldırmanın doğuracağı bilimsel ve dinsel sakıncaları göz önünde bulundurmuş ve Yer-Güneş Merkezli Evren Kuramı ile Kopernik'e karşı çıkmıştır.

Kopernik'in kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren Kuramı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus Aristoteles ve Batlamyus'tan beri savunulagelmekte olan Yer Merkezli Evren Kuramı yıkılmış ve Galilei ile Kopernik kuramı gözlemsel açıdan Kepler ile kuramsal açıdan geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece Kepler'in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır.

Yakın Çağ

Yakın dönem astronomi çalışmalarının genellikle üç alanda yoğunlaştığı görülmektedir:

Özellikle Herchell ve Halley'in yapmış oldukları gözlemler sonucunda Güneş Sistemi'ne ilişkin gözlemsel veriler artmıştır.

Astronominin kuramsal yönünü oluşturan ve elde edilen gözlemsel verileri değerlendirerek gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel açıklamasını veren dinamik astronomi gelişmiştir. Mesela Laplace Güneş Sistemi'ndeki bütün gezegenlerin hareketlerinin matematiksel olarak gösterilebileceğini öne sürmüştür.

Fizik ve kimya alanlarında yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda yıldızların yapısını inceleyen astrofizik ve Evren'in yapısını inceleyen kozmoloji gibi yeni bilim alanları ortaya çıkmıştır. Özellikle astrofizikte Frounhofer ve Kirchoff'un kozmolojide ise Kant ve Laplace'ın yapmış olduğu araştırmalar çığır açıcı niteliktedir.

Bu dönemde astronomi alanında yıldızlar ve Evren'in yapısına ilişkin çalışmalar artarak devam etmiş ve Evren'in oluşumuna ilişkin Büyük Patlama Kuramı ortaya atılmıştır. Diğer taraftan insanın bu evrende yalnız olup olmadığı tartışılmış ve bunu belirlemeye yönelik çeşitli projeler geliştirilmiştir.

Yine bu dönemde gezegenlere ilişkin çalışmalar da ön plana çıkmış ve 1930 yılında Tombaugh tarafından Plüton Gezegeni ve daha sonra da bu gezegenin uydusu Charon bulunmuştur.

-----------------------------------------------

BİYOLOJİ TARİHİ

Orta Çağ

Ortaçağ İslâm Dünyası'ndaki biyoloji araştırmalarını bitkibilim ve hayvanbilim çerçevesinde değerlendirilecek olunursa bu alanların daha çok Aristoteles ve Dioscorides gibi Yunan bilginleri tarafından derlenmiş olan bilgi birikimine dayandırılmış olduğunu söylenebilir. Ancak bu birikime Müslüman araştırmacıların yaşamış oldukları çevreden edindikleri bilgilerle kişisel gözlemleri de eklemek gerekir.

Erken tarihli biyoloji yapıtları genellikle ansiklopedik bir nitelik taşır. Bunlarda bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yanı sıra hikayelere ve hadislere de yer verilmiştir. İncelenen bitkiler daha çok tıbbî bitkilerdir. Hayvanlara ilişkin açıklamaların ise özellikle at deve ve koyun gibi gündelik yaşantıyı doğrudan doğruya etkileyen canlılar üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir.

Bitkibilimle ilgilenenler genellikle doktorlardır; bunlar tedavi sırasında daha çok bitkilerden yapılan ilaçlar kullanılmaktadır. Hayvan türlerinden ve onların yararlarından ve zararlarından söz eden hayvanbilim ise Aristoteles tarafından kurulmuş ve Ortaçağ İslâm Dünyası'nda özellikle Câhiz ile Demirî'nin yapıtları sayesinde tanınmıştır.

Ancak Müslüman hayvanbilimcilerin Yunanlıların bilimsel birikiminden yeterince yararlandıklarını ve hayvanbilimi mesela bir coğrafya veya bir tıp ölçüsünde geliştirdiklerini söylemek olanaklı değildir.

İslâm ülkelerinin zengin bir hayvan örtüsü ile kaplı olduğu Aristoteles'in Hayvanların Tarihi'nin daha 8. yüzyılın sonlarında Arapça'ya tercüme edildiği ve İslâm Hukuku'nun hayvanlara büyük bir ilgi gösterdiği hesaba katıldığında Müslüman düşünür ve bilginlerin hayvanbilim alanındaki bilimsel kayıtsızlıklarını anlamak oldukça güçtür.

Yeni Çağ

Bu dönemde geliştirilen mikroskop aracılığı ile Malpighi Leewenhook ve Swammerdan gibi bilim adamları değişik canlı yapılar üzerinde araştırmalar yapmış ve böylece Hücre Kuramı'nın kurulmasını sağlamışlardır. Ayrıca Willis Hooke ve Mayow yapmış oldukları çalışmalar sırasında canlı ve cansız yapıların çok küçük parçacıklardan oluştuğunu ve temel yapılarının benzer olması dolayısıyla işlevlerinin de birbirine benzemesi gerektiğini düşünmüşlerdir.

Yakın Çağ

Bu dönemde doğa bilimlerinden botanik ve zooloji alanlarındaki çalışmalar gelişmiş ve özellikle Darwin'in dedesi Erasmus Darwin ve Lamarck'ın yapmış olduğu araştırmalar sonucunda yeni bitki ve hayvan türlerinin oluşumunu açıklamaya yönelik Evrim Kuramı'nın temelleri atılmıştır.

Bu dönemde hücrenin yapısı ve işlevlerine ilişkin çalışmalar biyolojiyi büyük ölçüde etkilemiştir. Bunun yanı sıra genetik alanında çok önemli adımlar atılmış ve özellikle son dönemde yapılan araştırmalarla klonlama yöntemine götüren yol açılmıştır. Ayrıca kimyaya dayanan hormon çalışmaları tarım alanındaki verimi arttırmış ve canlıların kökeni ve evrimiyle ilgili araştırmalar yeni bilimsel bulgularla güç kazanmıştır.

-----------------------------------------------

FİZİK TARİHİ


Bilimler içinde hemen de en eksiksiz olan dal fiziktir. Fizik bir yandan cisimlerin düşmesi âşığın yayılması titreşimler sürtünmeler gibi her gün tanığı olduğumuz çok sayıda doğal olayla ilgilenir; öte yandan uygulama alanının çeşitliliği nedeniyle günlük hayatımızın her zaman içindedir. Sözgelimi fiziğin en önemli konularından biri olan elektrik olmasaydı yaşama düzenimizin nasıl olacağını düşünebiliyor musunuz?

Dünyayı Açıklamak

Fizik bilimi insanların doğada geçen olayları açıklama isteğinden doğdu ve İlkçağ Yunan filozoflarının bu konudaki çalışmalarıyla kuruldu. Bu filozoflar öncelikle Dünya'nın oluşum ilkesini bulmağa çalışmışlardı. Aristoteles su hava toprak ve ateşi değişik bileşimleri ve dönüşümleriyle Evren'deki bütün bilinen maddeleri oluşturan dört temel öğe olarak kabul ediyordu. Leukippos ve Demokritos "maddenin bölünmesi ve yok edilmesi mümkün olmayan sayısız küçük taneden atomlardan meydana geldiğini sezinlemişlerdi.

Pithagoras ve öğrencileri akustik ile uğraşmışlar yani ses olayının incelemelerini yapmışlar; Eukleides ise optik konusunda bir araştırma kitabı yazmıştı. Ayrıca yansıma ve kırılma olaylarını fizik açısından inceleyen birçok filozof ışığın nitelikleri hakkında ortaya sorular atmıştı. O çağda Yunanlılar mekanikte de hayli ileriydiler nitekim Arkhimedes'in bu alandaki buluşları büyük yankılar yapmıştı.

Bu yüz ağartıcı başlangıçtan sonra Rönesans'ın sonuna kadar fizikte hiç bir ilerleme görülmedi. Romalılar fizik bilimine hiç bir yenilik getirmediler ve Yunan bilimini aktarmakta önemli bir aracılık görevi yapmış olan Araplar hemen de sadece optik konusunda gelişmeler sağladılar. Avrupa'da bilimsel gelişme XIII. yy .a kadar tamamen durdu; Rönesans süresince de fizik öteki bilim dallarının tersine çok az ilerleme gösterdi. Bu dönemde anılmağa değer tek bilgin birçok buluşu olan Leonardo da Vinci oldu.

Galilerden Newton'a

Fizik ancak XVII. yy .da gelişti. Galilei dinamik ve astronomi konularını inceledi ve deneyler yapmayı deneylerden çıkan sonuçları saptamayı ve bunları kesin matematik yasalara bağlamayı öngören deneysel yöntemi kurdu. Hollandalı Huygens sarkacı inceledi ve sarkaçlı saatleri geliştirdi İtalya'da Torricelli'nin ve Fransa'da Pascal'ın çalışmaları atmosfer basıncını meydana çıkardı. Gassendi ile Mersenne ses hızım ölçmeyi denediler. Işık olayları da bol bol incelendi:

Hollanda'da Snellius ve Fransa'da Descartes birbirinden habersiz kırılma yasalarını açıkladılar; Newton beyaz ışığın bileşimini keşfetti; Römer ilk defa ışığın hızını saptadı. Bununla birlikte ışık ışınlarının niteliği gene de anlaşılamadı: ışık Descartes ile Newton'un dediği gibi küçük tanelerden mi yoksa Huygens'in dediği gibi dalgalardan mı oluşuyordu? Bu sorunun karşılığı daha sonra gelecekti. O sıralar ancak optik araçlar (mikroskop gök dürbünü teleskop) bulunup geliştiriliyordu tıpkı barometreler ve boşaltma tulumbaları gibi. Bu çağın en önemli olayı ise Newton tarafından evrensel çekim gücünün (yerçekimi) bulunması olmuştur.

Deneysel Fizik

Fizik XVIII. yy.da gelişti ve son derece yaygınlık kazandı. Bilginler «fizik odaları»nda halk önünde basit ama gösterişli deneyler yaptılar. Bu elektrikte ilk önemli buluşların gerçekleştiği dönem oldu: yalıtkan ve iletken cisimler arasındaki ayırım pozitif ve negatif elektriğin ortaya çıkartılması Amerikalı Franklin'in paratoneri icadı bu döneme rastlar. Optikte Fransız Bouguer ışık yoğunluğunu ölçmek için fotometreyi icat etti. Nihayet hassas termometreler de bu sıralarda yapıldı.

Uzmanlık Dalları

XIX. yy.da fizikte mekanik ve ısı olayları arasındaki ilişkileri inceleyen termodinamik; elektrik akımlarının magnetik özelliklerini ve uygulama alanlarını inceleyen elektromagnetizma gibi yeni dallar ortaya çıktı. Aynı zamanda «evrensel» düşünürler de artık yerlerini uzmanlara bıraktılar. Optikte girişim (iki noktasal kaynaktan çıkan ışık ışınlarının üst üste çakışmasıyla ortaya çıkan ardışık ve almaşık parlak ve karanlık şeritler) ve polarma (bazı maddelerin yansıttığı veya kırdığı ışığın özgülüklerindeki değişim) olaylarının keşfedilmesi Fresnel'in savunduğu dalga kuramı'nın zaferini geçici olarak sağladı. Bu arada spektroskop! ve fotoğrafçılık gibi yeni teknikler ortaya çıktı; ve görünmeyen iki ışın bulundu: kızılaltı ve morötesi.

Elektrikte Volta'nın pili icat etmesi (1800) elektrik akımının incelenmesine yol açtı. Elektriğin özgülüklerini açıklamak için Ohm Pouillet Faraday Ampere Örsted birtakım yasalar buldular daha sonra Maxwell bunların sentezini gerçekleştirdi. Bu kuramsal sonuçlara telgraf telefon akümülatörler elektrik lambası dinamo gibi birçok pratik uygulama eklendi.

1880'e doğru bazıları fiziğin artık hemen hemen tamamlandığını söylerken radyoelektrik dalgalar elektron X ışınları ve radyoaktiflik gibi bir dizi yeni buluş yüzyılın sonunu belirledi.

Sonsuz Küçük

Fizikçiler gözlenen olayları daha iyi anlamak için XX. yy. başlarında geleneksel düşünceleri altüst eden kuramlar öne sürdüler. Alman Max Planck 1900'de kuvanta (enerji «tanecikleri») kuramı'nı ortaya attı; bu kurama göre enerji ancak aralıklı kesik kesik yayınlanabilirdi. 1905 yılında başka bir Alman Albert Einstein bağıllık (izafiyet) kuramını yayımladı.

Bu yeni kuramlar maddenin yapısının incelenmesinde geniş ölçüde ilerleme olanağı sağladı. 1913'te Danimarkalı Niels Bohr kuvanta kuramını atoma uygulamayı önerdi ve Alman Sommerfeld 1916'da bu kuramı bağıllık aracılığıyla tamamladı. 1924'te ışık için önceden varılmış bir sonucu genelleştiren Louis de Broglie her madde taneciğinin bir dalga ile birlikte bulunduğu düşüncesine dayanan dalga mekaniği iddiasını öne sürdü. Alman Heisenberg 1925'ten başlayarak bir taneciğin hızının ve konumunun aynı anda kesin olarak bilinmesi olanaksızlığını gösteren kendi kuvanta mekaniği'ni geliştirdi.

Bütün bu çalışmaların sentezi 1930 yılında İngiliz Dirac tarafından gerçekleştirildi: onun bağıllık kuvanta ve dalga mekaniği konusundaki görüşleri çok geçmeden pozitif elektronların bulunmasıyla doğrulanmış oldu.

O tarihten sonra atom çekirdeğinin parçalanması başarıldı ve yapay radyoaktifliğin bulunması atom bombasının ve atom pilinin yapımına yol açtı. Günümüzde nükleer fizik ile ortaya çıkan taneciklerin çeşitliliği atomun ne kadar zengin olduğunu gösterdi. Öte yandan astrofizik dalı yıldızları yöneten mekanizmayı öğrendikten sonra bağıllık yasalarını uygulayarak Evren'in tarihini yazmağa girişti. Böylece fizik bilimi kendine yeni temeller bulduktan sonra araştırmalarını sonsuz küçükten sonsuz büyüğe doğru genişletme yoluna girdi.
Elektrik Öpücüğü

XVIII. yy.da sürekli kıvılcım çıkartan elektrostatik makinelerin icadıyla elektrik bazı salonlarda moda oldu. Bu salonlarda hayvanlara elektrik vermekle veya kıvılcım yardımıyla eşyayı tutuşturmakla eğleniliyor veya yalıtkan bir tabureye çıkmış iki deneycinin dudakları arasından şimşek çaktırmaları seyrediliyordu: buna «elektrik öpücüğü» deniyordu.

-----------------------------------------------

GEOMETRİ TARİHİ

Uzayın ve uzayda tasarlanabilen biçimlerin kurallara uyularak incelenmesini konu alan matematik dalı. Yunanca «ge» yer ve «metron» ölçüden.

Geometri Nil kıyılarında doğdu. Bu ırmağın düzenli aralıklarla taşması tarlaların sınırlarını siliyor Mısırlıları güç sorunlarla karşı karşıya bırakıyordu: çünkü tarlaların sınırlarını yeniden çizmek herkese kendi yerini vermek bunun için de tarlaların yüzölçümünü hesaplamak nirengiler dikmek kısacası geometri yapmak gerekiyordu.

Doğru Kavramının Anlaşılması İçin

insanlara yer ölçümüne ilişkin somut sorunları çözümleme olanağını veren geometriden giderek soyut bir geometri doğdu. Böylece aynı kavramın değişik durumlara uygulanabileceği anlaşıldı. Sözgelimi deniz üzerindeki ufuk çizgisiyle çekülün gergin ipi arasında hiç bir maddi ortaklık yoktur; ama ikisi de geometride doğru adı verilen kavramı belirtir; doğru kavramı ancak bunun gibi somut örneklere bakılarak anlaşılabilecek bir kavramdır.

Bir kâğıdın üstüne çizilen düz bir çizgi doğru hakkında yaklaşık bir fikir verir. Oysa doğru sınırlı değildir (çizgi ise yaprağın kenarında biter) ve doğrunun kalınlığı yoktur (çizginin ise ne kadar ince çizilmiş olursa olsun bir kalınlığı vardır). Bunun gibi bir topa bir küreye bakılarak küre kavramı hakkında bir fikir sahibi olunabilir.

Eukleides'in Aksiyomları ve Teoremleri

İskenderiyeli bir Yunan bilgini olan Eukleides M.Ö. III. yy .da geometri hakkında ilk mükemmel kitabı yazdı. Eukleides o zamanki kitaplarında (bunlar somut sorunların çözümünü gösteren basit «reçete» derlemeleriydi) farklı bir açıdan bakarak öne sürdüğü sonuçları kesin kanıtlara başvurma yoluyla kanıtlamak istiyordu.

Bunun için önce sezgiye dayanan birtakım kavramlar (nokta doğru düzlem) kabul etti (aksiyom) sonra doğru sandığı ama doğruluğunu kanıtlayamadığı birtakım gerçekleri belirledi (bütün parçadan daha büyüktür; üçüncü bir niceliğe eşit olan iki nicelik birbirine de eşittir) [postulat]. Bu aksiyom'larla postülat'lara dayanılarak geometri teorem'leri kurulur.

Kuşkusuz Eukleides aksiyomlarının doğruluğunu kanıtlayamazdı ama ona ve çağdaşlarına göre bunlar tartışma götürmez gerçeklerdi. Sözgelimi dik açı konusunda kesin bir yargıya varabiliyordu çünkü gerçek hayatta deniz üzerindeki ufuk çizgisiyle elindeki bir çekülün yaptığı dik açıyı gözleriyle görebiliyordu.

Eukleides geometrisi üstünde yaşadığımız dünyayı anlamak için mükemmel bir araçtır; bu geometri bilim ve tekniğin ilerlemesinde önemli bir etken olmuştur.

Eukleides Dışı Geometriler

Eukleides aksiyomlarının kesinliği XIX. yy .dan itibaren tartışılmağa başladı. Alman matematikçisi Riemann ve Rus matematikçisi Lobaçevski Eukleides aksiyomlarının tam karşıtı olan aksiyomlardan işe başladılar. Böylece ilk bakışta hiç bir pratik yararı yokmuş gibi görünen değişik geometriler (Eukleides dışı geometriler) doğdu. Ve bu yeni geometriler o zamandan beri birçok alanda (nükleer fizik astronotik v.b.) işe yaradı (Einstein bunlar sayesinde bağıllık kuramını kurabildi).

Cebir tekniklerinin geometriye uygulanması noktaları sayılara veya koordinatlara bağlayarak bütün eğrileri hesaplamak ve saptamak olanağı sağlayan analitik geometri'yi doğurdu (Descartes).

Rönesans Ressamları ve Tasarı Geometri

Tasarı geometri'de uzay geometrinin şekilleri veya öğeleri tam ve aslına uygun biçimde bir düzleme (üzerine şekil çizilen kâğıt) aktarılır. Rönesans'ın büyük ressam ve mimarları tasarı geometriden yararlanmışlarsa da onu gerçek bir matematik sistemi haline getiren (temel geometri kaba perspektif) matematikçi Monge olmuştur.

İzdüşüm geometrisi (bir şeklin herhangi bir noktasını esas alarak tümünü bir düzleme izdüşümle aktarmak) resim ve süsleme sanatı için de çok önemlidir. Ama asıl yeri aksiyomları ve ilişkileri bakımından izdüşüm geometrisi matematiğin bir dalıdır.

Saf (Katıksız) Geometri

Geometride her yerde geçerli kesin belirlemeler giderek azalmakta başlangıç aksiyomları artık sadece belirli bir geometri için doğru sayılmaktadır. Burada gerçek olan başka bir yerde yanlış olabilir. Her şeye rağmen maddi gerçeklerin incelenmesinde uygulamalı geometrinin sağladığı olanaklar sonsuzdur.

Yüzölçümü hesaplanmak istenen bir tarlanın çizgisel taslağından tutun da gökcisimlerinin yörüngelerinin saptanmasına haritalara planlara coğrafyada kullanılan ölçeklere makine yapımına mimarlığa varıncaya kadar geometri bilgisinin mutlaka gerekli olduğu alan pek çok ve geniştir.

Bununla birlikte matematik çalışmaları daha ileriyi uzak geleceği de göz önünde tutar. Hemen yararlanma kaygısına kapılmadan yapılan matematik araştırmalar saymakla bitmez. Bu çalışmalar doğruluğu mevcut koşullara bağlı olmayan kusursuz örnekler yaratma amacı güder. Saf geometrinin esası budur.

Thales

Ünlü bir bilgin ve filozof olan (Yunanistan'ın Yedi Bilge'sinden biridir) Miletoslu Thales (M.Ö. 640-562) düzlem geometrinin ilk teoremlerini hazırladı. Thales bir yapının yüksekliğini onun gölgesini ölçerek hesaplayabiliyordu.

Pithagoras

«Birdik üçgende hipotenüs (dik açının karşısındaki kenar) üzerine kurulan kare öteki iki kenar üzerine kurulan karelerin toplamına eşittir»: bu teoremi M.Ö. VI. yy.da yaşamış ünlü Yunan filozof ve matematikçisi Pithagoras bulmuştur. Çarpım tablosunu ve telli çalgılarda gamı icat eden de odur.

Monge

Tasarı geometrinin yaratıcısı ve analitik geometrinin büyük kuramcısı Gaspard Monge (1746-1818) bütün XIX. yy. matematikçilerinin eşsiz ustasıdır.

-----------------------------------------------

KİMYA TARİHİ

Orta Çağ

İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları daha önce Hellenistik Çağ'da İskenderiye'de yapılmış olan simya çalışmalarından yoğun bir biçimde etkilenmiştir. Bu çalışmalar sırasında yavaş yavaş belirginleşmeye başlayan Yapısal Dönüşüm Kuramı'na göre doğadaki bütün metaller aslında bir kükürt-civa bileşimidir; ancak bunların iç ve dış niteliklerinde farklılıklar bulunduğu için kükürt ve civa kullanmak suretiyle istenilen metali elde etmek mümkündür.

Bilindiği gibi simyagerler tarih boyunca bu kurama dayanarak kurşun ve bakır gibi nisbeten daha az kıymetli metalleri altın ve gümüş gibi metallere dönüştürmek istemişlerdir. İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları da genellikle bu doğrultuda sürdürülmüştür.

Yine Müslüman simyagerlerin maksatlarından birisi de bu dönüşümü gerçekleştirecek el-İksir'i yani mükemmel maddeyi bulmaktır. Mükemmele en yakın metal altın olduğu için genellikle bu çalışmalarda altının kullanıldığı görülmektedir. İksir aynı zamanda sonsuz yaşamın kapısını aralayacak bir anahtar olarak da düşünülmüştür.

Simyagerler Yeryüzü'ndeki metallerle Gökyüzü'ndeki gezegenler arasında da ilişki kurmuşlardır. Örneğin altın Güneş'le ve gümüş ise Ay'la eşleştirilmiş ve bu metalleri göstermek için Güneş ve Ay'a benzeyen simgeler kullanılmıştır. Bu simgeler 18. yüzyıla kadar pek fazla değişmeden gelmiştir; günümüzdeki simgeler ise 18. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlamıştır.

Ortaçağ İslâm Dünyası'nda simyayı benimseyenlerle benimsemeyenler arasında süregelen tartışmaların kimyanın gelişimi üzerinde çok olumlu etkiler yaptığı görülmektedir. Çünkü bu tartışmalar sırasında taraflar görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak için çok sayıda deney yapmış ve bu yolla deneysel bilginin artmasında önemli bir rol oynamışlardır.

Yeni Çağ

Bu dönemde kimya alanında maddenin yapısına ilişkin deneysel çalışmalar başlamış ve özellikle Boyle Mayow ve Hook gibi bilim adamları sayesinde yeni bir atom kuramı geliştirilmiştir.

Yakın Çağ

Bu dönemde kimya sanayinin belkemiği haline gelmiştir; ancak kimya çalışmaları sadece sanayide değil tıp başta olmak üzere değişik bilim dallarında da önemli rol oynamıştır. Atom konusundaki çalışmalar genetik ile ilgili çalışmaları ve canlıların temel maddesi konusunda yapılan araştırmaları büyük ölçüde etkilemiştir.

Bu dönemde çağdaş kimya yanma olgusunu açıklayan Lavoisier tarafından kurulmuştur. Bu sayede Lavoisier Filojiston Kuramı'nı yıkmış ve oksijeni bulmuştur.

Modern Kimyanın Doğuşu

15. yüzyıla dek kimya eskiden beri bilinen kalıplarını bir türlü aşamamıştı. Bu kalıplaşma efsanevi açıklamalarla ve ilkel reçetelerle örtülmeye çalışılıyordu. Kimya halâ simya idi. 15. yüzyıldan itibaren simya kıpırdamaya kimya olmaya başladı.

Fosfor bizmut platin gibi yeni bulunan elementlerin gösterdikleri tipik özellikleri yeni açıklamalar istiyordu; öteyandan sürekli uzmanlaşan endüstri ve ticaret de kimya sanayinin yeni şeyler üretmesini bekliyordu. Güherçile şap yeşil vitriol (demir sülfat) vitriol yağı (sülfürik asit) soda gibi maddelerin üretiminin arıtırlması gerekiyordu. Bütün bunlar da eski kalıpları kırmayı ve bunu önleyen geçmişle hesaplaşmayı dayatıyordu.

Rönesans kimyacılarının tek ilgi alanı elbette madenler değildi. Georgius Agricola'nın 1556'da yayınlanan ve gelecek 200 yıl boyunca madencilik ve metalürji alanlarından çalışanların el kitabı olarak işlev gören on iki ciltlik dev eseri "De Re Metalllica" da maden ocaklarının yapımı maden filizlerinin ocaklardan çıkarılması ve ocaklarda biriken suyun boşaltılması gibi konuların yanısıra metal işletmeciliğine ilişkin çok önemli bilgiler verilmektedir.

Onun izleyicilerinden Bernard Palissy (1510-1589) seramik üretimini; Glauber cam güherçile ve bazı boyaların üretimini geliştirdi. Bu sırada yani 16. yüzyılda İran ve Çin porselen (çini) ve çömlekçilikte Avrupa'dan öndeydi. Kumaş ve deri sanayiinde önemli olan şap Avrupa için önemli bir üretim dalıydı.

Kimya alanındaki bir başka üretim alanı damıtmaydı. Damıtma bir sıvı karışımının ısıtılması ve buharlaştırılarak bulunduğu karışımdan ayrılması ve yoğiunlaştırılarak yeniden elde edilmesidir. 15. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupasında kuvvetli alkollü içkiler içiliyordu. Onun için damıtma işlemi yaygın ve büyük bir üretim koluydu.

İçkiler yalnızca aristokrasinin yemek alemleri için önem taşımıyordu; aynı zamanda cahil yerlilerin topraklarını ve vücutlarını da teslim almanın ikinci (birincisi baruttu) silahıydı.

Hava ya da daha genel olarak gazlar 17. yüzyıl başına dek bir "ruh" ya da "kaos" olarak görülmüştü. Gaza "gaz" adını veren van Helmont (1577-1634) idi.

Helmont Paracelsus'un izleyicilerindendi ve büyük bir deneyciydi. J. Bernal’a göre birinci sınıf bir dahiydi. Mevcut maddeler olarak sadece suyu ve havayı kabul ediyordu. O'nun görüşlerinin kaynağı eski İyonyalılardı. Ama o felsefi bir varsayımdan çok deneysel souçlara dayanıyordu.

Su koyduğu bir kapta söğüt ağacı yetiştirdi ve yaşam için hava ve suyun alınmasının yeterli olacağını savundu. Kaosu gaz olarak o adlandırdı; kimyanın ileriki zaferlerinin yolunu aydınlattı. Ayaklanmalarla ve içsavaşlarla geçen bir dönemin ardından 17. yüzyılın ikinci yarısı bilimin gerçek doğuşuna tanıklık etti.

-----------------------------------------------

MATEMATİK TARİHİ

Orta Çağ

İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere matematiğin geometri cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır.

Konumsal Hint rakamları 8. yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur.

Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar sabit değerler alan harflerle gösteriliyordu. Örneğin için a harfi 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü.

Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü. Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır.

Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî Ebu Kâmil Kerecî ve Ömer el-Hayyâm gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar Batı'yı büyük ölçüde etkilemiştir.

İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en önemli katkı açı hesaplarında kirişler yerine sinüs kosinüs tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır.

Yeni Çağ

Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir.

Trigonometri Regiomontanus daha sonra da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione del Ferro Nicola Tartaglia Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından yeniden hayata döndürülmüştür.

Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen işlem simgeleri şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle denklem kuramı biçimlenmeye başlamıştır.

Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında Stevin aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır.

Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını Pascal olasılık kuramını Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır.

Yakın Çağ

Bu dönemde Euler ve Lagrange integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir.

Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell Poincaré Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır.

Russell matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin sayı gibi kavramlarını toplama ve çıkarma gibi işlemlerini küme değilleme veya ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır.

Hilbert'e göre ise matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir.

Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir.

Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise bugünkü kümeler kuramının kurucusudur.

__________________________________________
MisT-One

MisT-One isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 08-31-2008, 03:33 PM   #4 (permalink)
»¦ ๒єşเктคş ¦«
Avatar
MisT-One - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Forum Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Bulunduğu yer: İZMİR
Yaş: 15
Mesajlar: 863
Ruh Halim:
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 5
Aldığı Teşekkür: 15
Rep Bilgileri
Rep Puanı: 13
Rep Grafiği: MisT-One is on a distinguished road
Standart Cevap: Bilim Tarihi ????

Yüzyıllar ve Bilim -

17. Yüzyıl

1658 Jan Swammerdam bir mikroskop altında kırmızı kan hücrelerini (alyuvarlar) gözlemledi.
1663 Robert Hooke bir mikroskop kullanarak mantar tapası üzerinde hücreler farketti.
1668 Francesco Redi larvaların kokuşmuş gıdalardaki "spontan generasyon" teorilerini çürüttü.
1676 Anton van Leeuwenhoek protozoa (tek hücreli canlılar sınıfı) gözlemledi.
1677 Anton van Leeuwenhoek spermleri gözlemledi.
1683 Anton van Leeuwenhoek bakterileri gözlemledi.

18. Yüzyıl

1765 Lazzaro Spallanzani hücresel hayatın spontan generasyonla gerçekleştiğine dair teorilerin bir çoğunu çürüttü.
1771 Joseph Priestley bitkilerin karbondioksiti oksijene çevirdiğini keşfetti.
1798 Thomas Malthus Nüfusun Esasları Üzerine Bir Makale'sinde insan nüfusundaki artış ve gıda üretimini ele aldı.





19. Yüzyıl

1800 Karl Friedrich Burdach "Biyoloji" terimini ilk kez kullandı.
1801 Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı.
1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı.
1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler.
1828 Friedrich Woehler organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti.
1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti.
1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı.
1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti.




20 Yüzyıl

1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü.
1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti.
1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı.
1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi.
1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı.
1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi.
1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti.
1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östron hormonunu keşfettiler.
1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi.
1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti.
1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti.
1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı.
1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti.
1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi.
1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı
1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi.
1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi.
1951 Fred Sanger Hans Tuppy and Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı.
1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu.
1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi.
1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti.
1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti.
1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı.
1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti.
1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti.
1970 Howard Temin and David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti.
1972 Robert Woodward vitamin B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi.
1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu.
1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı.
1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti.
1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi.
1985 Harry Kroto J.R. Heath S.C. O'Brien R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar.
1985 Wolfgang Kratschmer Lowell Lamb Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler.

__________________________________________
MisT-One

MisT-One isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 08-31-2008, 03:33 PM   #5 (permalink)
»¦ ๒єşเктคş ¦«
Avatar
MisT-One - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Forum Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Bulunduğu yer: İZMİR
Yaş: 15
Mesajlar: 863
Ruh Halim:
Teşekkür Bilgileri
Ettiği Teşekkür: 5
Aldığı Teşekkür: 15
Rep Bilgileri
Rep Puanı: 13
Rep Grafiği: MisT-One is on a distinguished road
Standart Cevap: Bilim Tarihi ????

Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur'un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey'in doğancıbaşısı idi. "Kuşçu" lâkabı buradan gelmektedir.


Ali Kuşçu Semerkand'da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda Uluğ Bey de dahil olmak üzere Kadızâde-i Rûmî (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık öğrenimini tamamlamak amacı ile Uluğ Bey'den habersiz Kirman'a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey'e armağan etmiş ve Ali Kuşçu'nun kendisinden izin almadan Kirman'a gitmesine kızan Uluğ Bey risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.


Ali Kuşçu Semerkand'a dönüşünden sonra Semerkand Gözlemevi'nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî'nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zîci'nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak Uluğ Bey'in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand'dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih'e elçi olarak gönderilmiştir.


Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu bunun üzerine Tebriz'e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul'a geri döner. İstanbul'a dönüşünde Ali Kuşçu Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu'yu karşılayanlar arasında zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü'd-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul'a gelen Ali Kuşçu'ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya'ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu burada Fatih Külliyesi'nin programlarını hazırlamış astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul'un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu'nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu'nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi onaltıncı yüzyılda ürünlerini verecektir.


Ali Kuşçu'nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih'e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer'in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu Yer'e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu'nun diğer önemli eseri ise Fatih'in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.

__________________________________________
MisT-One

MisT-One isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 08-31-2008, 03:33 PM